Var - Mış

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi lisansüstü derslerimde öğrencilerimle yürüttüğümüz kolektif düşünme pratiği, bugün “Var-mış” ile kendi sahnesini kuruyor. Bu süreçte, bir küratörün tanımlanmış mesafesinden ziyade, üretimin tam ortasında, öğrencilerimle beraber eleştirinin kendi varlığını soru işaretine dönüştüren bir mentör olarak yer alıyorum. Serginin küratörlüğünü üstlenen Merve Karakoç, yolculuğu “Var-mış” kelimesiyle mühürlediğinde, peşinde olduğumuz ele avuca gelmez duygu, dilin içinde yankısını buldu.

Merve’nin sarsıcı tespitiyle: “baksan bir or’daymış, kalmamış.”
Bu ifade, serginin ana fikrini de beraberinde getiriyor: Eleştirinin kendi varoluşunu, imkanlarını ve imkansızlıklarını sorguladığı tekinsiz ve gevşek bir zemin. Eleştiriyi, yapıtın mülkiyetine sahip çıkan ağır bir hüküm olmaktan çıkarıp, yüzeydeki sarsıntıya eşlik eden bir dikkat kesilme anına bırakıyoruz. Bir şeyin orada olduğuna dair dolaylı ve uçucu tanıklık, eleştirinin kendi doğasını tarttığı yer oluveriyor. Söylenen, duyulan ama yer tutma telaşına düşmeyen “varmış” hali, bakışın ve imgenin en özgür anını işaret ediyor.

Jacques Rancière’in duyusalın paylaşımı üzerine kurduğu düşünce evreni tam bu noktada bir zemin sunuyor. Sanatın, neyin görünür neyin söylenebilir olduğunu belirleyen sınırları içeriden esneten gücünü kullanıyoruz.

Sergideki işler yerleşik algı rejimini sarsan, formun içinde nefes alan ve “içeriden gevşek” bir yapıyla karşımıza çıkıyor. Gevşeme, düşüncenin yapının esnekliğiyle kurduğu bağdır. Anlam birikip katılaşmak yerine dolanıyor, duraksıyor ve yön değiştiriyor. “Varmış” isminin hissettirdiği şartlı durum gibi; “baksan” diyerek başlayan bakma eylemi, izleyiciyi eleştirinin bir parçası olmaya davet ediyor. Bakışın yerleşik koordinatlarını askıya alan süreç, kesinliğin güvenli zeminini terk ederek temasın getirdiği belirsiz devinime doğru izleyiciyi sürüklemek istiyor.

Tanımların, temsillerin ya da güvenilen kesinliklerin ötesine geçebilmek, bu serginin temel önerisi. Düşüncenin malzeme, sessizlik ya da hızla kurduğu bağda açılan boşlukları birlikte sırtlanıyoruz. Her yapıt, yer aldığı dokuyla birlikte var olurken, eleştiri de bizzat kendi varlığını sorgulayan bir direnç hattı gibi sürecin içinde dolaşıyor. İmgenin estetik tercihleri kadar, üretildiği zemini de sorguya açıyoruz. Eleştiri bir sonuca ulaşmak ya da sabit bir zemin bulmak yerine, duruşun karşısına devinimi, tanımın karşısına teması koyuyor. Çünkü düşünce, görüntüyle karşılaştığında değil, ancak onun üretildiği zemini sorguladığın- da gerçek devinimini kazanmaya başlıyor.

Nazlı Pektaş