Self-Secluding Earth: Tracing Bioart Through Heidegger’s Notion of Place
According to Heidegger, the act of revealing the earth is inseparable from its tendency to withdraw. “To set-forth the earth means to bring it into the Open as the self-secluding.”1 Bioart is an artistic practice that merges biotechnology with creative expression, working with living organisms such as bacteria, yeast, and even human cells to explore new materialities. Edward Steichen and Salvador Dali are considered to be the ones who used biomaterials in their artworks.2 As an art practice with almost a hundred years past, it diverts into unexpected realms, merging with technological advancements.
I first encountered Damla Yalçın’s work during her residency at Gate 27 in March 2024, when her exploration of bioart immediately caught my attention. Reading her project proposal, I was struck by her unique approach—merging textile traditions with living materials to explore the boundaries between craft, industry, and nature. As an artist with a master’s degree in textiles, her approach reflected a flux between art and industry, uncovering the relationship between crafts and the arts. Her artistic practice focuses on Martin Heidegger’s concept of place. He claims that place gains meaning with human dwelling, which requires a constant focus on being in it, an exchange between the place and the human experience. The artist produced the artworks on display at the exhibition, a house, in which I live, using a biomaterial shortened to SCOBY, meaning a symbiotic culture of bacteria and yeast. She developed her own places out of this organic material while testing its boundaries. The formation of SCOBY requires a simple procedure: mixing tea warm enough to allow the yeast and bacteria to work and sugar sufficient to feed the yeast and bacteria. The fermentation process not only produces the drinkable, fuzzy, and refreshing tea, but it also forms a microorganism on top of the container, alluding to the human flesh. The organism reacts to the surrounding conditions, such as cleanliness or pollutedness of the immediate surroundings, the existence of other bacteria, yeast, and molds, and the shape and vibration of the container it is left to ferment.
All these elements move or join the fermentation process and form a unique micro-earth through a flesh looking microorganism, which is also left in a static phase. One can trace these elements on the surface of the flesh, the remains of dust, mold, and many unexpected materials, such as a piece of thread or hair, along with occasional cracks. The yeast's embodiment process reflects the phases through its never-ending cycle of reproduction. With each layer, the yeast thickens while gaining strength and durability, interacting with its own environment unconsciously yet with a peculiar intelligence. It will then be dried out and oiled to shape up.
The microorganism “lets the earth be an earth”3 —seemingly static yet inseparable from its inherent dynamism. Through her installations, the artist sets up a world out of the rifts of the earth on which a place will soon be set up, too. The place takes shape through installations, forming a house-like structure with distinct rooms and passages. The audience can see that the works created a place within the exhibition place and interact with the yeast and its acetous or essential oiled smell while dwelling in this transience of the exhibition place.
Damla Yalçın suggests a different perspective of Heidegger’s notion of place by inviting the viewer to an experience shaped by SCOBY and its own life cycle. She also opens a space for comparing human and place interactions over the relationship between SCOBY and the container in which it is fermented. The SCOBY became a metaphor for Heidegger’s earth, containing every-thing in tacitly. This exhibition marks a pivotal moment in Yalçın’s artistic journey, as she fully embraces bio art’s potential to redefine our relationship with place, material, and life itself.
**************
Kendini Saklayan Yeryüzü: Heidegger’in Mekân Kavramıyla Biyosanat’ı Düşünmek Heidegger’e göre yeryüzü, açığa çıkarıldıkça geri çekilir; onun özüne içkin olan budur. “Yeryüzü ortaya-koymak [her-stellen] şu demektir: Kendini saklayıp kapatan olarak onu açık-olana kavuşturmak.”4
Biyosanat, biyoteknolojiyi yaratıcı ifadeyle birleştiren ve bakteri, maya, hatta insan hücreleri gibi yaşayan organizmalarla yeni maddesellikler keşfetmeye yönelik bir sanat pratiği olarak tanımlanabilir. Edward Steichen ve Salvador Dali, biyomateryalleri sanatlarında kullanan ilk isimler arasında kabul ediliyor.5 Yaklaşık yüz yıllık bir geçmişe sahip olan bu sanat pratiği, günümüzün teknolojik gelişmeleriyle birlikte beklenmedik alanlara yöneliyor.
Damla Yalçın’ın çalışmalarını ilk kez Mart 2024’te, Gate 27’deki konuk sanatçı programına katılımı sırasında keşfettim. Biyosanat üzerine yaptığı araştırmalar dikkatimi çekmişti. Başvurusunu okurken, tekstil üretimindeki geleneksel uygulamaları yaşayan malzemelerle birleştirerek zanaat, endüstri ve doğa arasındaki sınırları keşfetme biçimi beni etkilemişti. Tekstil alanında yüksek lisansa sahip bir sanatçı olarak yaklaşımı, sanat ve endüstri arasında sürekli bir akışa işaret ederken zanaat ile sanat arasındaki ilişkiyi açığa çıkarıyordu.
Sanatçının pratiği, Martin Heidegger’in yer kavramından çıkış noktasını alıyor. Heidegger, yerin ancak insanın orada mesken tutmasıyla anlam kazandığını ve bunun, yer ile insan deneyimi arasında sürekli bir alışveriş gerektirdiğini savunur. Sanatçı, bir ev, içinde yaşadığım adlı sergide yer alan eserlerini, maya ve bakterinin simbiyotik kültürü anlamına gelen ve SCOBY kısaltmasıyla bilinen biyomateryali kullanarak üretti. Kendine ait yerleri bu organik malzemeyle kurarken aynı zamanda bu malzemenin sınırlarını da test ediyor.
SCOBY oldukça basit bir şekilde oluşur. Maya ve bakterilerin çoğalması için yeterli besin sağlayacak kadar şekerin, maya ve bakterilerin çalışmasına izin verecek sıcaklıktaki çayla karıştırılması yeterlidir. Fermantasyon süreci sonunda içilebilir, gazlı ve ferahlatıcı bir çay elde edilirken, diğer yandan da kabın üstünde insan tenini andıran bir mikroorganizma tabakası oluşur. Bu organizma, çevresindeki koşullara tepki verir. Ortamın temizliği ya da kirliliği, bakterilerin, mayaların ve küflerin varlığı, içinde bulunduğu kabın şekli ve titreşimi gibi etkenlerle sürekli bir ilişki hâlindedir.
Tüm bu unsurlar, fermantasyon sürecine dâhil olarak kendini saklayan ve durağan bir hâlde bırakılmış, etsi görünümlü bir mikro-yeryüzü meydana getirir. Bu yüzeyde, toz, küf ve bir iplik parçası veya bir saç teli gibi beklenmedik öğelerin izlerine rastlamak mümkündür. Bazen de oluşum sürecinde meydana gelen çatlaklar göze çarpar. Maya, bedenleşme süreci içinde sonsuz bir yeniden üretim döngüsünü yansıtır. Her yeni katmanda, maya kalınlaşır ve güçlenir; çevresiyle bilinçsizce ancak kendine özgü bir zekâ ile etkileşime girer. Son aşamada sanatçı, bu organizmayı kurutup yağlayarak biçimlendirir.
Mikroorganizma, “yeryüzünü yeryüzü olarak var oldurtur.”6 Görünüşte durağan olmasına rağmen, kendine içkin deviniminden koparılamaz. Sanatçı, yerin henüz kurulmadığı yeryüzünün yarıklarından bir dünya kurar. Yer, enstalasyonlar aracılığıyla kendini açığa çıkarır; farklı işlevlere sahip odalar ve geçitlerden oluşan bir ev planı biçimini alır. Sergi mekânının içinde yaratılmış bir yer hissi belirir. İzleyici, sergi mekânının geçiciliğinde mesken tutma deneyimini yaşarken, mayanın asidik ya da esansiyel yağlarla birleşen kokusunu hisseder.
Damla Yalçın, Heidegger’in yer kavramına farklı bir bakış açısı sunarak, izleyiciyi SCOBY ve onun yaşam döngüsüyle şekillenen bir deneyime davet eder. Aynı zamanda, insan ve yer arasındaki etkileşimi, SCOBY’nin fermante edildiği kabıyla/mekânıyla kurduğu ilişki üzerinden düşünmeye açar. SCOBY, Heidegger’in yeryüzü kavramının bir metaforuna dönüşerek, her-şeyi sessizce içinde barındıran bir varlık hâline gelir. Bu sergi, biyosanatın yer, madde ve yaşamla kurduğumuz ilişkileri yeniden düşünmeye açması açısından Yalçın’ın pratiğinde önemli bir dönüm noktasıdır.
